Biz Çok İyi Çakma Marka Çıkartıyoruz

PAYLAŞ

Marka toplumsal kültürün üst seviyedeki değer üretimleridir. Üretilen mallar üst seviyelere çıkarak marka adını alırlar. Markalaşırlar. Bu sadece mallara da yansımaz. Bu olumlu üretimden kişilerde, fikirlerde, şehirlerde beslenir ve marka tüm vücuda yayılır. Fikirler markalaşır, kişiler markalaşır, şehirler markalaşır. Marka olmak sadece iş adamlarının zekice taktikleriyle yapılan bir üretim işi değildir yani. Kısa süreli çalımlar hiç değildir. Dar alanda kısa paslaşmalarla üst seviyeye çıkmak değildir. Kesinlikle ve kesinlikle tam bir takım oyunudur. Bu takım oyunu toplumun tüm katmanlarına yayıldığında marka üretimi tüm vücuda yayılır ve en küçük katman bile bundan beslenir. Çocuk eğitiminde beslenir, kişisel iletişimde beslenir, trafikteki davranışlarda beslenir, garsona davranışında beslenir, sıra beklerken beslenir, iş görüşmelerinde beslenir. Ne kadar önemli bir konuymuş değil mi? Marka olmak demek yaşam tarzı demek desek tam da karşılığını bulmuş olur.

Bizim yaşam tarzımız ne diyor ya? Kısa günün karı bizim en sevdiğimiz cümledir. Bu da demek oluyor ki, öyle uzun uzadıya düşünmeye, planlamaya, uygulamaya gerek yok. Kısa gün ve kar bizim için en önemli iki konu. Yani kestirme yoldan ulaşalım da nasıl ulaşırsak ulaşalım. Kısa zamanlı popülerlikle ulaşalım. Kısa süreli mutluluk neredeyse oraya koşalım. Kısa sürede okulu bitirelim, kısa sürede satışları artıralım, kısa sürede doktor olalım, kısa sürede prof olalım, kısa sürede iş adamı olalım, kısa sürede en iyi arabaları alalım. Kısa olsun ama… Uzun olmasın…

Gittikçe ziplenmiş bir yaşam kurgusuna doğru gidiyoruz. Bu sosyal medyada mesajlaşmadan, yemeğin sipariş edilmesine, okuldan mezun olmaktan, iş bulmaya ve iş de kariyer basamaklarını hemencecik çıkmaya kadar uzanıyor. Sabırsız, içi boş, sadece gösterişe odaklı bir yaşam fotoğrafı diyebiliriz tüm bu işaretlere. Ziplenmiş sıkıştırılmış bir yaşam. Sanki doluymuş gibi görünür. Sorsanız herkes çok yoğundur.

Böyle bir toplumsal yapı bizim marka yaratma, oluşturma ve yönetme süreçlerimizi beslemek yerine baltalamaktadır. Maalesef sadece en zayıf halkanız kadar markasınız cümlesine bakarak marka kavramına ne kadar uzaklarda olduğumuzu görebiliyoruz. O kadar çok zayıf halkamız varken marka kültürüne sahip olmak pek mümkün görünmüyor.

Markanın üst seviyede değer üretimi tanımı bizim üstüne çalışmamız gereken bir kavram. Ama sadece iş dünyasının çalışacağı bir kavram değil. Üst seviyede değer kavramının ne anlama geldiğini, ailedeki anneden, iş yerindeki patrona, okuldaki öğretmenden, taksideki taksiciye, valilikteki memurdan, belediyedeki daire başkanına kadar herkes aynı oranda düşünmelidir. Daha önemsiz biri yoktur. Toplumun her katmanına nüfuz edebilir olunmalıdır. Birbirimize gösteriş bakışlarından, nitelikli ve saygılı bakışlara ancak bu sayede geçebiliriz. Bu daha mutlu bir toplum yaratır. Mutlu toplum bireyleri niteliğe odaklı düşünmeye başlar ve doğal saygı gelişir. Saygı marka toplumunun ana damarıdır. Saygı yatırımla elde edilebilir ancak. Değer yatırımıyla. Empati yatırımıyla.

Biz bunlara neden uzağız? Bizim toplumumuzda çakma marka makbuldür de ondan!

Bayanlarımızın alışverişlerini gözlemleyin. Bilinen popüler markaların çakmalarının peşinde koşarlar. Ucuz olsun ama marka isminden taviz yok. İlla o marka olacak. O marka olduğu görünecek. Dedikoduya buradan mesaj aktarılacak. Sosyete pazarı ismi bunun yansıması değil midir? Her şehrimizde vardır bu pazarlar. Semt pazarıyla segment atlanır. Üst lige girmenin giriş kapısıdır orası. Sosyal katmanlar burada harmanlanır. Lig atlanmış olur. Tüketicisi lig atlar, satıcısı lig atlar.

Tüketicimiz ucuz olsun ama markaymış gibi olsun diyerek lig atlar. Parfümün çakması, çantanın çakması, ayakkabının çakması onu lig atlatır. Öyle hisseder. Üreticimiz açısından markayı çağrıştırsın, markaymış gibi algılansın yeter. Adidas yerine adibas, nike yerine mike, sony yerine somy, puma yerine kuma, panosonic yerine penasomik bile olsa sorun yok. Markaymış gibi algılanacağını düşünmek yeter onun için. Yapılmışı kopyala, taklit et, çal sat. Alan razı veren razı. Gerisi boş.

Farklılaşıp da ne yapacağım ki, benzerliğe oynayarak kısa yoldan kazanmak varken. Küçük girişimcilerimiz için de durum böyle değil midir? Yapılmışı aynen yap, kısa yoldan kazan. Mahallede yeni açılmış dönerci mi gördünüz? Hemen yanına ya da karşısına aynısından açalım mı fikirleri hemen yeşermeye başlar. Farklılaşarak farklı bir iş yeri ya da farklı bir yerde açalım diye düşünülmez. Sonra ikisi de batar. Birbirine zarar verme girişimciliği bir nevi.

Biz bu kafayla markaya kafa yorar mıyız? Niye marka çıkartalım ki? Hazır markalar var ve biz onlara ucuzca ulaşabiliyoruz. Niye tonlarca yatırım yapıp kendi markamızı oluşturalım ki. Hiç gerek yok. Çok yorucu. Takım çalışması gerektirdiği için imkansız. Bu zihniyet korsanı yaşatır, büyütür, geliştirir, fasonu doğurur, besler, yayar. Küçük işletmeler batar batar çıkar. Büyüyen değer yaratan firmadan markaya geçenlerimize uygun iklim maalesef yoktur.

İnsan kalitemizde de, marka şehirlerimizde de, patent sahipliğimizde de, fikri ve mülki haklarımızda da durum aynı değil midir? Tamamen aynıdır. Günümüzde, eskiden uzun sürelerde elde edilen makamlar, diplomalar, semboller hemen elde edilebilmelidir. Düşünce biçimimiz onun gereğini uzun çabalarla yapmak üzerine çalışmıyor artık. Sadece elde edilebilir olması önemli. Kolayca elde edilen koltuğun gereğini yapmak hiç düşünülmüyor, orada oturmak yeterli görülüyor.

Bu yüzden iş arayan gençlerimiz oturacağı koltuğu düşünüyor. Kendisine verilecek ücreti beğenmiyor. Karşı tarafa ne verebileceğini, o ücreti ve koltuğu hak edip etmeyeceğini düşünmüyor. Şirkete ne tür katkınız olacak sorusunu duymuyor bile.

Bu hale nasıl geldik? Yavaş yavaş tabii ki. Rol modellerimizi değiştirerek geldik. Çocuklarımız, gençlerimiz kimleri rol model alıyor hale geldi? Tabii ki çakma giyinen iş dostlarınızı, işi yalap şap yapan işçiyi, işi bileceksin işe gitmeyeceksin diyen bankamatik memurlarını, sakatlanıp yatarak şöhret ve para kazanan futbolcuları, bir şarkıyla ünlü olan çakma şarkıcıları, düğünde kocasını dolandıran gelini, ihalede yolsuzluk yaparak pahalı arabalara binen kişileri rol model alır hale geldi. Uzun uğraşlar sonucu elde edilen makamlar salaklık olarak görülür bile oldu. Kısa günün karı dururken uzun günleri niye heba edeyim ki diyen gençler hangi değerimizi marka haline getirecekler ki!

Kısa günün karı ucuzluğunu günümüzün dokunmatik teknolojileri daha da pekiştiriyor, körüklüyor belki de. Dokununca satın alan, dokununca beğenen gençler biraz daha bekle, sabretmelisin cümlelerini hiç ciddiye almıyorlar. Gösteriş meraklısı gençler, marka meraklısı gençler tüketerek kimlik kazanan gençlere dönüştü. Boş teneke çok ses çıkarttı, çıkartıyor. Bilgisi olmadan fikir yürüten, panik atak gençler sosyal medyayı tüketir hale geldi. Tüketicisi böyleyken firmalarda sosyal medyayı vur kaç mecrası olarak görür hale geldi. İşletmeler kısa sürede çok kişiye ulaşıyorum diyerek reklam yapıldığı zannediyor. Çok kişiye ulaştım diyerek marka oldum bile deniyor. Marka bu kadar kısa sürede elde edilebilecek kolayca bir “şey” çünkü. Ne gerek var o kadar bilgiye birikime yatırıma…

Büyütmek yok. Büyümek yok. Yaşamın doğal süreci büyümektir. İnsan gelişerek büyür. Yaşı ilerledikçe büyümeyi sürdürür. Firmalarımız için bu maalesef göz ardı ediliyor. Yıllar geçmiş olmasına rağmen hala büyümemiş firmalarımız o kadar çok ki. Firmalarımız için amaç sadece yaşamını sürdürebiliyor olmak. Mazeretlere sığınarak bu tüm bünyede ussallaştırılıyor. Şu kadar yıllık firma ama arpa boyuyla yarışılmış. O kadar yılda hiç değer yaratılmamış. Satılmaya kalkılsa ağırlığı kadar ancak para eder. Üstüne konulacak soyut herhangi değer bulunamıyor. Kimsenin zihnine girilmemiş, kalbine uğranmamış. Böyle olunca marka hayal bile değil.

Aslında elimizi başımıza alıp düşünsek, düzeltilmeyecek gibide değil. Düzeltmek için irade lazım ama. Kararlı olmak lazım. Japonlarda bir zamanlar “Japon malı tapon malı” olarak görülürdü. Tapon nedir? Niteliği düşük. Kötü ürün demektir. Belki hatırlamıyoruz bile Japonlara böyle dendiğini. Unutturdular. Elbirliği ile çalışarak unutturdular. Şimdi Japonlar ülke olarak ve marka sayısı olarak ilk 3 içindeler. Japon demek kalite demek, yüksek teknoloji demek haline geldiler.

Ucuz mal alacak kadar zengin olmadığımızı anlayıp, çakma marka döneminden çıkmalıyız ve yaşam biçimimizi marka dönemine uygun hale getirmeliyiz. Elbirliğiyle…