Genel

KRİSTALİZE OLMAK

22 Eylül 2015

İşi kısaltarak ve hiç bilmeyenin de anlayacağı şekilde anlatabilmek. İşte işin ehli böyle

tanımlanıyor.

Lafı boğarak öldürerek, ağdalı lafları anlaşılmaz hale getirerek, yabancı kelimelerle süsleyerek

çok biliyormuş havası katarak, karşısındaki kişinin lafa girmesine dahi müsaade etmeden

laftan lafa atlayarak….

İşi bildiklerini zannettiğimiz kişilerin yaptıkları iletişim yumağı.

Böyle yaparak başarıya ulaştıklarını zannederler.

Maalesef ki bizim toplumdaki insanlarımızda soru sormaktan korktukları için soru

sorulmadığı için iyi yaptıklarını zanneden işin uzmanlarını fazlalaştırırız.

Soru soran beş dakika soru sormayan ömür boyu salak olur diye boşuna Çinliler söylememiş.

Soru sormak iletişim kurmak demektir. Karşınızdaki kişinin tek taraflı konuşması iletişim

demek değildir. Onun yaptığı iletiyi göndermektir. İletişim olabilmesi için sizin o kişiye soru

sormanız lazımdır.

İşte aslında kristalize eylemi çoklu iletişim süreciyle ortaya çıkar.

Kristalize eylemine niye mi geldim? Nasıl mı geldim?

Kristal Elma reklam yarışmaların bilmeyen yoktur. Reklamcı olsun ya da olmasın reklam

dünyasının büyük ödülü Kristal Elma reklam yarışması ile verilir. Kamuoyu bilinirliği yüksektir

 

BölgeselJüri

Kristal Elma’nın.

İşte o büyük elma ödüllerinin bölgesel kategorisinin ödül alacak işlerini tespit jürisinde bende

görev aldım. Türkiye’nin her tarafından gelen jüri üyeleriyle birlikte reklam işlerine baktık.

İnceledik. Puanladık ve değerlendirip listeledik.

Ödül alan işler Kristal Elma ödül törenlerinde açıklanacak. Ödül alanlara şimdiden tebrik

gönderiyorum.

Şehirlerin, reklamverenlerin, reklam ajanslarının ve reklam insanlarının rekabeti açısından bu

ödüller çok gerekli. Bunu sürdürülebilir yapan her sektör gelişme gösterir hızlıca.

Konya bu konuda gelişme gösteriyor mu?

Sizce?

Bence göstermiyor! Bu kadar sert söylememdeki kasıt şu. Konya’nın sahip olduğu potansiyel

çok ille mukayese bile edilemez. Buna karşın Konya reklamcılık konusunda reklam ödülleri

konusunda reklam iletişimi konusunda beklentilerin çok çok altında.

Daha fazlasını daha iyisini yapabilecek potansiyel varsa ve siz kullanamazsanız doğa boşluğu

kabul etmez başka birileri başka iller doldurur.

Kristal işleri değerlendirirken gelecek adına umut var olduğumu söylemeliyim. Bu kristalize

düşünce iklimi geliştikçe herkes gelişir. Reklamcısı gelişen şehirlerin ihracatı gelişir. İhracatı

gelişen şehirlerin istihdamı gelişir. İstihdamı gelişen şehirlerin refah düzeyi gelişir.

Özgüven pahalıdır. Özgüveni geliştirmek için sürekli rekabetçi olmak ve rekabetçi göstergeler

olan yarışmalara girmekle olur. Özgüven durarak gelişmez. Ne kadar çok uyarıcıya maruz

kalırsanız ki bu uyarıcılar işinin erbapları olacak. Bu erbapları dinleyerek izleyerek rekabetçi

olursunuz.

Rekabetçi olmak daha dinç olmayı da sağlar.

İletişim bu saydığım domino taşlarının en başını çeker. İletişime dokununca tüm taşlar

birbirine dokunmaya başlar ve seyir zevki muhteşem işler çıkar da çıkar.

kristalelma

Konya için kristalize olmayı sağlayacak iletişim hareketini her zaman söylediğim gibi şehrin

kanaat önderleri sağlamalı. İşin başında olmak bu tür sorumlulukları yerine getirmeyi zorunlu

kılar. İşte o zaman makam mevki gittikten sonra hakkınızda olumlu dedikodular büyür hatta

katlanır. Hakkınızda olumlu WOM’lar oluşturup yayabilmek için kristalize olma fikrine

yoğunlaşmanız lazım.

Haydi!

Kristal ol da gel.

Genel

REKLAM DOSTTUR, DOST ACI SÖYLER

21 Eylül 2015

Beğenmezsin belki üslubunu. Ağzının koktuğunu dan diye söyledi diye. Çamaşırların pis koktuğunu suratıma suratına söyledi diye. Koltuk altının cart diye yırtıldığını herkesin içinde söyledi diye. Bunları kim yapar. Ancak reklam yapar. Ne için yapar? Sizin ciddi iyiliğiniz için yapar.

Hem de size söylediğini sadece siz bilirsiniz. Herkese söyler siz mesajı alacaksanız alırsınız. Bunu kim yapar? Ancak dost yapar! Dosttur size geri dönüş veren. Sizin iyiliğiniz için hiç kimsenin söylemediğini söyleyen. Sizi kırmadan incitmeden soft  sell söyleyen. İşte reklam gerçekten budur. Bu özelliklere sahip olarak yapılan iş reklamdır.

Reklam böyle bir bakış açısına sahip olursa toplumsal bilgilenme, bilinçlenme aracı haline de gelir.

Ama bunun için de pazarlama zihniyeti lazım. Pazarlamayı bilmeyen satış zihniyetinde “bu dost reklam” ortaya çıkmaz. Bizim Türkiye olarak asla asla bilmediğimiz bilemeyeceğimiz pazarlama zihniyeti. Pazarlama ile satışı bir türlü bilemedik. Satış zihniyetinde cirit atıp duruyoruz. Bu zihniyet dostun ortaya çıkmasını engelliyor da engelliyor.

Neden?

Sebebi de bizim “kör göze parmak satış zihniyetinde” olmamızdır.  Sat da nasıl satarsan sat. Yalan söyle sat. Taklak at sat. Vaat et sat. Vaadini tutma ama yine de sat.

Bu zihniyetin reklamı dost olarak görmesi mümkün değil. Reklamı “dostu kazıklama aracı” olarak gören bu satış zihniyeti reklamı da kötü imaja sürüklemektedir.

Şimdiye kadarki görünün fotoğrafta “Reklam yapıyorsa kötü üründür. Reklam yapıyorsa pahalı üründür. Reklam yapıyorsa bozulmuş üründür. Reklam yapıyorsa elde kalmış üründür. Reklam yapıyorsa defolu üründür.” gibi algılamalara götüren kimse o suçludur. İşte o suçlu satış zihniyetinden başkası değildir.

Satış zihniyeti dost kimliğine sahip olup reklamı böyle tanınmaz hale getirdi. Dostun söylediklerinin bile altında çapanoğlu arandı. Belki satış zihniyeti bunlarla ilgili örnekleri verdi. Bu kötü örnekler genele yayıldı ve suçlu reklam oldu. Gördüğü birkaç kötü reklam örnekleri tüketiciye zarar verince reklamın peşine takılan kötü imaj takıntıları büyüdü de büyüdü. Suçlu kesin reklamdı.

Reklam görünce kaçar hale geldi müşteriler. Zaplıyor, zıplıyor, kaçıyor, kapıyı kapatıyor, reklamcısını da sevmiyor. Satış zihniyetinin reklamcısı da aç kurt görünümünde. “seni daha iyi görebilmek, seni daha yeni soyup soğana çevirebilmek için…” düşüncesinde belki de. Hepsinin öyle olmadığı düşünülse de bir tanesi genellemek için yeterliydi.

Yetti de…

Çözüm reklam bilinci.

Kesinlikle reklamı, reklam bilmez kurtların elinden kurtarmak lazım. Satış zihniyetiyle odaklı reklam bilmez zihniyet reklam bilincinden herkesi, hepimizi, girişimcilerimizi uzaklaştırmaktadır.

Bu zihinsel bataklıkta reklamın güzel ürünler vermesi çok zor oluyor. Zihinsel şeffaflık şarttır reklamın güzel etkili ürünler vermesi için.

Reklam gelişigüzel mecralara reklamverenin ya da arkadaşı komisyoncu reklamdan zerre anlamayan reklamcının! keyfine göre dağıtıldığı para demeti olarak görülüyor.

Bu para demetini dağıtacak kişinin etrafından ayrılmamak reklamcıların tek stratejisi oluyor. Bunlar satış zihniyetinin kötü virüsleri haliyle… Bu reklamcılar iyi eğitimli ve işin ehli reklamcıların ayrıştırılmasını da zorlaştırır. Herkes reklamcıdır. Reklamın iyisi kötüsü yoktur diyende bu ayrıştırmanın yapılmamasını ister içten içe.

Reklam kampanyası, reklamın ciddi kamp ortamına girmesi demektir. Bu zihniyet reklam kampanyasını çıkartamaz. Çıkarttığı tek atımlık reklam işleridir. Reklam gibi görünen bu işler en önemlisi reklamvereni başarıya götüremediği için reklam algısına hizmet etmiyor.

Reklam mı aman geri dursun! Para demetini boşluğa götüren anlaşılmamış bir iş.

“Bir slogan versene” Bu satış zihniyeti reklamın her bileşenini hemen ister. Hemen grafik yapılıvermelidir. Slogan hemen verilebilmeli. Logo iki dakikada olabilmelidir.

Bu ve bunun gibi sayısız cümle reklama saygısızlığın fotoğrafıdır.

Mimarı reklam öğretim üyesi yapıverme cüreti, ne olacak ki reklamı kitaptan okur öğrencilere anlatırım diyen cüret aynı saygısızlığın ürünüdür. Kadın doğumcunun reklamla ilgili ahkam kesme hadsizliği de onların kankasıdır.

Reklam bilincine ancak reklam eğitimleriyle reklam uygulamalarıyla ulaşabileceğimizi görmeliyiz. Günü birlik, keyfe keder işler hedefe götürmemektedir. Reklamcılar reklama karşı saygısızlığa ancak bu bilinçle dur diyebileceklerdir.

Anadolu doğru reklamlarla büyük markaların çıkartılacağı bir marka madeni.

Ama bu madeni, maden hırsızlarından kurtarmak için reklam bilincine ihtiyacımız var. Reklam bilinci bir harekettir. Hareket olmalıdır. Reklamcılığın kreatif boyutu üzerine yeni nesil eğitilmelidir. Yeni neslin strateji ve taktiği öğrenmesi reklam bilincinin itici gücü olacaktır. Umut yeni neslin reklamı öğrenmesi anlaması ve uygulayıcı olmasındadır.

Reklamı şurdan şuraya koy, ne olacak ki? Her yere koymak “reklamın olması” anlamına geliyor. Dağa taşa yazdıran reklamcı doğru reklamcıdır deniliyor. Böyle saçma sapana dağıtıcı zihniyeti reklamı maliyet kaleminde çıkartamadığı için reklam gerçek kimliğinde Anadolu’ya yayılmamıştır.

Reklam ödülleri reklam cesaretini verecek ve marka madenlerinin doğru çıkartılmasını sağlayacaktır. Biz reklam ödüllerini bile kısa süreli vur kaçlar olarak görüp algıladıkça reklamın markaya katkısı uzaklarda kalacaktır. Kristal Elma reklam ödüllerine daha fazla katılan Anadolu şarttır. Kristal Elma Bölgesel Kategorisi jüri üyeliği sürecinde gördüm ki, daha çok yol almamız lazım. Anadolu reklam ajanslarını bu yolculuğa dahil etmemiz lazım. Reklam ajanslarının daha çok rekabetçi olmalarını sağlamak lazım. Lazım da lazım…

Yine Marketing Türkiye’nin Konya için “Değer Katan Marka” tanımlaması reklam bilinci ve zihniyet dönüşümü için bir milattır. Tüm şehirlerimiz bu dönüşümü entegre olarak uygulamaya başlarsa gelecek bambaşka gelecektir. Marketing Anadolu platformu ciddi ürünler vermeye başlamıştır daha da vereceği ortadadır.

Bu ve bunun gibi yaratıcı birliktelikler öyle bir itici güç olacaktır ki, esnaflık anlayışımızı, ticari desteklerimizi, sanayi ve ticaret odalarımızın başarılarını, iş adamı derneklerimizi, belki de en nihayetinde insanımızın mutluluğuna katkı sağlayacaktır. Değer yaratıcı etkisini görecek olmamız gülücük dağıtan insanlar olmamızı sağlayacak. Kriz iletişiminde cebelleşen insanımıza dokunan sihirli bir güç olacaktır.

Bu gücün kim ya da kimler tarafından harekete geçeceği beyin fırtınasını en yakında yaşamak dileğiyle…

Genel

SEN DE STAR IŞIĞI VAR MI?

14 Eylül 2015

Adam olacak çocuk şeyinden belli olur hatta!

O ışık yoksa her şey nafile…

O ışığı doğru kişiye doğru yerde ve doğru zamanda gösterebilmek çok önemli. O ışıktan anlayanlar o

ışığı görmeli.

Şimdi firmalarımızda marka ışığı var mı diye değiştirmek lazım bu cümleyi. Şöyle etrafınızdaki hangi

firmalarda bu marka ışığı var sizce?

……………………

Kaç tane saydınız?

Kaç kategoride sayabildiniz?

Hedefimiz bizim bu sayıyı ve bu kategorileri artırmak olmalı. Kent olarak buna odaklanmalıyız.

Bunun yerine neler yapıyoruz ya! Negatif koşullandırmayla bundan bir halt olmaz deyip onu oraya

sabitleyiveriyoruz.

Bu sabitlenen fikri değiştirmek nasıl da zordur. Değil mi?

İşte bu yüzde ilişkiler ilerlemiyor. İlerlemeyen ilişkili o kişiler şirketlerinde de aynı ilerlemeyen ilişkileri

yürütüyorlar.

Ondan sonra da ışık vermez oluyorlar.

İşte burada ilişkiler ışık veren en büyük güçtür. İlişki yönetimi. Relationship management.

Bizdeki ilişki yönetimi dün dündür bugün bugündür. Yani doldur boşalt şeklindedir.

İşi düşmeden ilişki kurmayan zihniyet marka ışığı da vermez. Marka değildir onun amacı satıştır.

Satıyım da bir an önce ne olursa olsundur tek düşüncesi.

Geçtiğimiz hafta Konya önemli bir etkinliği yaşadı. Marketing Türkiye’nin Akademetre Araştırma

Şirketiyle ve kanaat önderlerinin fikirleriyle oluşturduğu marka ödülleri de işte tam da burada marka

ışığına işaret ediyor.

Konya’mızın marka çıkartma gücünü ateşleyen bir etkinlik olarak fırsat olarak görülüp ışıklarının

gücünü yükseltmemiz lazım.

Bu markaların daha da fazlasını çıkartacak şehirdir Konya. Sanayi bölgeleriyle inanılmaz potansiyele

sahip bu şehrin marka katına çıkması için bu rezervlerin çıkartılması lazım.Torku

Marketing Türkiye bu marka çıkarma işinin aslında başlangıcını yaptı. Marketing Türkiye Genel Yayın

Yönetmeni Sayın Günseli Özen Ocakoğlu’na ve çalışkan ekibine çok teşekkür etmemiz lazım.

Konya’nın marka rezervlerini çıkartmak için daha fazla çalışmamız lazım. Bu açıdan değerlendirince

Konya’yı Marka Madeni olarak değerlendirmek mümkün diye düşünüyorum. Bu madeni çıkartmak

için birliktelik şart.

Birliktelik iletişimin gücü adına yapılacak.

Daha çok iletişim daha çok iletişim…

Bunun için herkesin kompleksiz davranması lazım. Konya’nın siyaset ve ekonomi gücü devreye

sokulmalıdır. Senin adamın benim adamımcılıktan çıkartılarak marka ışıklarını açma ve yükseltmeyi

becerme zamanıdır artık.

Bu markalarımızı şimdi başka sorumluluklar bekliyor. Daha fazla doğru işlerle bunu devam

ettirebilmeliler. Daha farklı toplantılara katılacaklar. Daha farklı yerlerden çağrılacaklar. Büyüyecekler

daha da büyüyecekler. Bu daha fazla çalışmak demek.

Diğer firmalarımız için de bu yarış aynen devam edecek. Ama kesinlikle doğru iletişim strateji ve

hamleleriyle.

akıllışehirler

AKILLI ŞEHİRLER TOPLANTISI AMA AKILSIZ REKLAMLAR

Başlık ve etkinlik süper. Çok doğru etkinlikler bunlar. İstişare kültürünü geliştirmesi açısından doğru

yaklaşımlar. Ancak benim takıldığım ve anlamadığım bir boyutunu sizlerin dikkatine sunacağım. Bu

etkinliğin gazetelerde, açıkhava da yani her tarafta reklamlarını gördünüz ben de gördüm. Bu

reklamlara bakınca bu etkinliğe gitmeniz mümkün değil. Kesinlikle mümkün değil.

Nasıl yani diyeceksiniz?

Davetli değilsiniz o yüzden mi diyeceksiniz!

Yok reklam davettir zaten. Gitmenizi istedikleri için reklam yapmışlardır diyeceğim.

Ancaaakkk

Akıllı şehirler diye toplantı yapıyorsunuz ama bu toplantının nerede yapıldığını yazmayacak kadar

akılsız iş yapıyorsunuz.

İşte tam da burada akıllı şehir için daha çok yol almamız gerektiğini anlıyoruz.

Akıllı telefon sahibi herkesin akıllı olmadığı gibi.

Genel

MEVLANA ÖZEL Mİ KAMU MU?

6 Eylül 2015


Mevlana bizim değerimiz. Ama kesinlikle özel kullanıma açılmayacak nitelikte ve önemde bir değerimiz. Yani özel müteşebbislerin Mevlana ismini kullanması kesinlikle yanlış. Şimdiye kadar buna özen gösterilmedi ve hunharca kullanıldı. Mevlana oteli, Mevlana böreği…

Mevlana milli bir değerimizse sadece ve sadece kamusal ortak değerlerimize Mevlana ismi verilebilmeli. O ortak değerlerde Mevlana değerine zarar vermeyecek nitelikte ve çağrışımda olmalı tabii.

Milli maç yoğunluğunda şunu düşündünüz mü
hiç? Konya’mızın müthiş stadyumunun ismi Mevlana olur muydu? Olsaydı iyi ve faydalı olur muydu?

Yoksa Mevlana böreği gibi kötü mü olurdu?

O müthiş stadımızın ismini maç anonslarında, duyurularında Arena olarak defalarca duyunca daha bi bu fikre sarıldım. Arena ismi irite geldi.

Arena mı? Ne arenası? Neyin arenası? 66981Özenti akıntısına kapılıp arena ismini her şeye koyar olduk. Düşünmeden stadımıza da koyduk. Koyanlara bir sorun neye göre koydunuz? Neyi çağrıştırıyor bu arena? Boğalar yarışsın, kan gövdeye varsın. İşte bu alan bizim stadımızın ismi. Oldu mu? Memnun muyuz? Bizi ifade ediyor mu? İstediğimiz çağrışım mı arena?

Değil! Değil Değil!

Dışarıdan yabancı insanlar bizim stadımızı anonslarında şu şekilde kullansalardı “Konya Mevlana Stadında gerçekleşen Türkiye- Hollanda karşılaşması…..”  Nasıl olurdu? Bence daha nefis olurdu. Konya için Mevlana için değer artırıcı olurdu.

 

Ama nasıl oldu. Konya Torku Arena…

Torku için iyi olması hafifletici sebep bile olamaz. Konya için iyi olan Torku için de iyidir. Konya için kötü olan Torku’ya da iyi gelmez.

Kamusal değerlerimizin tertemiz olmasını sağlayacak ve Mevlana isminin katma değerini artıracak nokta atışlarını yaparsak Konya’mız ve Mevlana’mız birbiriyle entegre yükselir. Paslaşarak etki alanlarını artırırlar.

Mevlana ismini börekten kaldırınca iş bitmedi aslında. Daha yaratıcı ve değer artırıcı pazarlama iletişimi çabalarına ihtiyaç var. Konya marka oldu diyerek şehir markalaşması yapılamadığını ne zaman anlayacağız!

Konya Mevlana Stadı, Konya Mevlana Havaalanı olabilir mi?

Olur mu sizce?

 

Milli maçla birlikte Konya şehir markalaşmasında ister istemez bir üst lige çıktı. İstese de şehir iletişimlerini kötü yapamaz artık. Yapsa yargılayan gözler çoğaldı artık. Türkiye milli maçla birlikte Konya’ya daha farklı pencereden bakar olacak.

Mevlana şehri Konya, Milli Maç şehrini de değerine ekledi. O yüzden şehir pazarlamasının stratejik eylem planını yeniden ele almak lazım. Bir ara Konya denince aklınıza hangi hayvan geliyor gibi soruların yer aldığı saçma sapan araştırmalarla şehir pazarlamasını oyalama devrine geri götürenler artık yeni stratejik plana el sürmesinler.

Mevlana ismi nerelerde şöyle bir bakalım. Mevlana Kalkınma Ajansı otursa, Mevlana şekerini ikram ederek, Mevlana enstitüsüne giderek, Mevlana Değişim Programına katılarak, Mevlana otelinde, Mevlana Üniversitesinde okuyarak…

Ortaya karışık bir Mevlana durumu var yani. Özentisiz bir Mevlana kullanımı söz konusu.

Mevlana’yı korumayı beceremezsek, ucuzlatırsak Konya’nın marka olması mümkün değil onu da söyleyim. Konya henüz marka da değil, markadır diyen de boşa konuşmasın. Sussun ve marka okusun. Ben markayım diyerek marka olunmuyor.

Marka kavramı öyle ucuzlatılmış şekilde kullanılıyor ki, firma yeni kurulmuş, reklamında kendisine marka kuruluş diyor. Marka öyle doğarken olunmuyor ki.

Marka olmak için zihinlerde olumlu yer edinmek gerekiyor. Zihin sayısı da oldukça çok olacak. Sen ben bizim oğlanla markayız diyemezsiniz. Nokta.

Yazılar

İnsan İnsanın Zehrini Alır

31 Ağustos 2015

zehir

Öyle diyoruz ama kimse kimsenin zehrini almıyor. Üstüne zehirlemeye çalışıyoruz birbirimizi. Hele şu günlerde daha bi zehirli miyiz ne!

Yanılıyor muyum?

İletişim, zehrin en güçlü ilacı aslında. İletişimi gerçek ambalajında kullanırsak bu güçlü işlevini gösterebilir tabi. Hem bireysel hem toplumsal sorunların çözümünü iletişim gerçekleştirebilir. Ancak iletişim gerçek ambalajında olursa ve kullanılırsa.

Maalesef iletişim merdiven altı anlayışta günümüz Türkiye’sinde. İletişimin sorun çözücü ruhunu ortaya çıkartmak için ciddi bir fikir alışverişi içinde olmalıyız. Ancak bu entegrasyon merdiven altından çıkartabilir iletişimi.

Birlikte yaşama alışkanlığını ve oranını artıran toplumlar başarılı ve huzurlu toplumlardır. Etkinliklerle veya ortak yaşam alanlarının çokluğuyla bir araya gelen toplumlar ilişki yaşarlar ve yaşanan ilişkiler iletişimin ruhunu canlandırır. İşte o zaman insan insanın zehrini alır diyebiliriz.

Biz de öyle mi ya?

Hele siyaset ve sporla yatıp kalkan bir toplum olarak zehir alıcı ortak yaşam alanlarımız hiç de hijyen değil. Yani siyaset ve spor alanlarımız zehirle mi dolu oksijenle mi dolu diye sorsak cevabında hepimiz hem fikir oluruz herhalde.

İletişim toplumu olmayınca spor ve siyasette de sorunlar yaşıyoruz. Haliyle oksijeni az olan ortamlarda karar almak da zorlaşıyor, alınan kararlar da sağlıklı olmuyor. Sorun üstüne sorun yığıyoruz yani. Bu alanların tüm aktörleri bu iletişim kültürünü aynı kodla algılamadıkları için de bu sorunlar çoklaşıyor.

Spor karşılaşmalarındaki “ölümüne maç” “hayati karşılaşma” gibi başlıkların kamuoyunun hangi yönüne hangi kodu gönderdiğini sorgulamak burada öncelikle ele alınmalıdır herhalde. Medya için söylenebilecek “kötü haber iyi haberdir”le geçiştirilebilecek bir ticari savunma yok edilmelidir kesinlikle.

Bu sorunlar tamamıyla ileti kültürünün ürünüdür. Yani tek taraflı empoze etme, dikte etme kültürüdür. Bu kültür itaat üzerine odaklandığı için diyalog mümkün değildir. Diyalog iklimi olmayınca da şiddetin ortaya çıkması kaçınılmaz olabilmektedir.

Yukarıdan konuşacak tüm aktörlerin mesajın yayılma boyutunu ve etkisini düşünmesi gerekmekte. Diyalog kültüründe aktörler bunu düşünürler. Ancak ileti kültürü diyebileceğimiz tek taraflı iletinin hakim olduğu ortamda bu mesajın yayılma boyutu ve etkisi düşünülmeden cümleler sarf edilir. Sonrada oktan çıkan yay gibi geri dönülemeyen sorunların yumağına gireriz.

Adrenalin yükseldi canım ne yapalım diyerek geçiştirilecek bir durum da değildir. Kin ve nefretle beslenen çocuklar ve gençlerin etkileşimi toplumsal yapımıza olumsuz etkiler yapabilecektir. Aysbergin görünmeyen yüzünü belki hiç göremeyeceğiz. Ama sürekli sıkıntısını çekeceğiz. Sorunlar sorunlar…

En son yaşadığımız Fenerbahçe otobüsüne saldırı da tam bu noktadan incelenip tedavi edilmesi gereken bir iletişim sorunudur aslında. Hatta sorunların yumak haline gelmesinin ciddi sonucudur. Spor karşılaşmalarının ölüm kalım meselesi olarak görülmesi ancak propaganda kültürünün ya da tek taraflı empoze etme kültürünün sonucudur. Tek taraflı kazanma kültürü de denilebilir buna. Kazanmalısın her şekilde kazanmalısın. Amaca ulaşmak için her yol mubahtır. Bu mesajlarla doğrudan ya da dolaylı olarak beslenen bireylerin davranışları şizofrenik şiddet eğilimli olacaklardır. Bu kaçınılmaz sondur.

Ama iletişim kültürü tamamen diyalog kültürüdür. Kaybedince tebrik edebilme, hata yapınca özür dileyebilme ancak bu kültürün meyvesidir. Bu kültür için birlikte yaşam alanları bu mesajla beslenmeli, kitle iletişim araçları bu mesajları yoğurmalı.

Tek taraflı empatik olmayan mesajlarla dolu afişler bültenler broşürler maalesef ki sadece maliyet kalemini zenginleştirmiştir. Çöplere gitmiş ve sadece israf olmuştur. İletişim kesinlikle gerçek ambalajında bilinir, öğretilir ve algılanır olursa soruna odaklanma değil çözüme odaklanma söz konusu olacaktır.

Özellikle siyasetle beslendiğimiz şu günlerde iletişim kültürüne ne kadar da ihtiyacımız var değil mi?

Tartışmayı bu kültürün içinde yaptığımızda farklı görüşlerin farklı renklerin nasıl da konsensüsle birbirinden ayrıldığını ancak bu kültür ortamında görebileceğimizi anlamamız lazımdır. Musibetle anlayan toplumlar yerine düşünen, düşünerek konuşan toplumlar olmalıyız. Bu bizim hem yaşam hem iş yapış biçimlerimizi etkileyecektir.

Anadolu’da iş yapış biçimimizin adına “hesapsız kitapsız” diyebiliriz. Yani düşünmeden anlık reflekslerle kalkış sonra da zararla otur. Bu dogmatik eylem maalesef ki bize çok zaman kaybettirdi. İnsanlarımız, firmalarımız, kurumlarımız zamanı bu yüzden hovardaca harcadı hala da harcıyor.

İşin özü insan insanın zehrini alması için ancak profesyonel ve gerçek anlamda iletişim hizmetlerinden beslenmesi lazım.

Ne yapacağına karar vermeden günü birlik eylemlerle iş dünyamız ileriye gidememiştir. Stratejik düşünememiştir. Taktik geliştirememiştir. Bunlar işin temeliyken üstüne marka inşa etmek de mümkün olmamıştır. Marka yaratmak, değer ölçeklerimizi daha da yukarılara çıkartmamız lazımdır. Gayri safi değerler artırmadan kişi başı düşen gelirlerimizi nasıl artırabiliriz ki?

Bu ve bunun gibi hayati soruların üzerine gidebilmek için bilgi sahibi olmak ve iletişim kültürü ile yoğrulmak gerekiyor artık. İnsanlara eşit verilen tek şey zamansa bu zamanı kendi lehimize çevirmek için öncelikle iletişim kültürüne ve iletişim ruhuna sahip çıkmalıyız.

Bu ruhu öğrenmeye ne kadar aç olduğumuzu görmek için kafamızı azıcık dışarıya kaldırmamız yeterli olacaktır.

Yazılar

Aklı Fikri Satış Olanın Saygınlıkla İşi Olmuyor

31 Ağustos 2015

Ticaretin temeli para kazanmak üzerinedir. Küçük esnaftan başlayarak kocaman markalara kadar tümünde önemli olan kendilerine göre hedeflere ulaşmaktır. Para kazanmaktır, menfaat elde etmektir, çıkar sağlamaktır, değer yaratmaktır. Hedef esnafta yani küçük ticari kuruluşlarda çıplak olarak para kazanmaktır. Kazan da nasıl kazanırsan kazandır. Her şekilde satış yapmak esastır. Sat da nasıl satarsan sat. Satmak için her yol mubahtır hatta. Böyle olunca iş kuran girişimcinin temel bakışı bu işten para kazanır mıyımdır. Para kazanamayacaksa ya da uzun vadede para kazanacaksa bile o işe pek sıcak bakmaz. Kısa vadede, hemen para kazanacaksa tamamdır. Bu heyecanla kurulan işlerde duraklama dönemlerinde kullanılan cümle “kesat”tır. İşler kesat gitti mi tüm moral motivasyon biter. Kötü virüs vücuda girmiştir ve yayılmak üzeredir artık. Çok fazla geçmeden de o iş kapatılır veya başka para kazandıracak bir yere dönüştürülür.

Hemen ve kısa vadede para kazanmak üzere iş kuran girişimcinin başkaca bir hedefi yoktur. Kazanmak sadece ve sadece para kazanmak. Bu para onu döndürsün de nasıl döndürürse döndürsün. Bu kısır döngü da değer kavramından marka kavramına zıplamak asla düşünülmez. Akıl fikir sadece parayı denklemektir. Bir ay diğer aya denk getirilmeye çalışılır.

Bu satış odaklı zihniyetin büyümek ve gelişmek için iletişim ve reklam yapmak gibi beklentisi yoktur.

Hep başkasına suç bulur bu girişimci. Suçlayarak herkese girişir binevi. Moral motivasyon para odaklıdır. Para para para.

Kredibilite, değer, marka kavramları içi boştur onun için.

İtibar, paraya endeksli bir şeydir. Parası varsa itibarı da vardır inancı asla değiştirilemez bir inançtır. İtibar yönetiminin karşılığı yoktur yani.

Pazarlama ile satışın farkını bilmeden satışa odaklanan bu zihniyetin iletişime yatırım olarak bakması da maalesef mümkün olmuyor. İletişimin bileşenleri olan reklam, halkla ilişkiler asla gerçek anlamına kavuşamıyor. Sadece para çalan maliyet kalemidir onlar için.

Bu hastalıklı anlayış bulaşıcıdır maalesef. Ondan öbürüne, bir şirketten diğerine hızla yayılır ve ortak doğruları oluverir.

Bu ortamda inovasyon yaşar mı? Filizlenir mi? Büyür mü? Tüm yaşamı etkileyen kötü virüs onlara yaşama imkanı vermez. Yenilik mi asla! Statükonun devamı elzemdir.

Toplum olarak bundan kurtulmalıyız. Kurtuluş yaşam bilimi olan pazarlamayı öğrenmektir. Pazarlamayı öğrenen satışı da öğrenir, satışı öğrenen reklamı da öğrenir, reklamı öğrenen, halkla ilişkileri de öğrenir, halkla ilişkileri öğrenen, markayı da öğrenir. Markayı öğrenen öğrendiğini unutmaz. Kalıcı olur. Değerli olur. Nasıl sonuç ama!

 

ÖN YARGIYA HAZIR MİLLET OLDUK

Birine telefon açtınız ve cevap vermedi, facede mesaj yazdınız cevap vermedi, aradınız ulaşamadınız, hemen önyargılarımız devreye giriyor ve hüküm veriveriyoruz. Küsüyoruz. İlişkiyi koparıyoruz. Başkasına çekiştiriyoruz. Kötü üstüne kötü sahneleri yazıp çiziyoruz. Yumağın ucu kaçınca işler sosyal ilişkiler sarpa sarıyor.

İletişim kültürümüz olmayınca önden yargılayıp gereği düşünüldüyü çok seviyoruz.

Olumsuz düşünmeye meyilli bir millet olduk. Empati nedir bilmiyoruz? Burada empatik iletişimi bilsek yani iletişim kültürü azıcık da olsa vücudumuza nüfuz etmiş olsa telefon açtığınız ve size cevap vermeyen kişi hakkında empatik cümleler geliştirirdiniz. Acaba meşgul olabilir mi? Hasta olabilir mi? Başına bir şey gelmiş olabilir mi? Bu sorular nasıl da rahatlatıcı cümlelerdir değil mi?

Bu empatik soruları sorabilir olsak erken hüküm vermemiş ve belki de kötü virüslerle bünyemizi sarmamış oluruz. Bu davranış emin olalım ki, en yakınımızdaki eşimize ve çocuğumuza bulaştığı zaman değişim başlayacaktır. Kültür aileden beslenir çünkü. Yani iletişim aileden başlar. Her meslek kuruluşunda da zorunlu ders olması lazımdır böyle bakınca. İşte o zaman iletişim kültürünün küçük zannedilen kelebek etkisinin kopardığı olumlu tornadoları keyifle izleyeceğiz. Sizce mümkün mü?

SİYASETİ YORUMLAMAZSAK OLMAZ

Siyasi partiler profesyonel iletişim hizmeti alınca etki alanları artıyor.

Hiçbir şey yapmadan durunca oylarını artırdıklarını söyleyenlere cevabımız: Duran saat de günde iki kez doğruyu gösterir oluyor. 7 Haziran seçimleri iletişim hizmetini profesyonel gözle değerlendiren partilerin güçlerini artırdıklarını veya zedelenmediklerini gösterdi. Birinci olarak CHP’nin sosyal sorumluluk anlayışıyla yaptığı “Yaşanacak Bir Ülke İçin Gelin Oy Verin Gitsinler” konseptli kampanyası iktidar Ak Parti’yi en etkili şekilde yaralayan iletişim kampanyası olmuştur. Ali Taran imzalı bu iş Ak Parti’nin iktidar olamamasını sağlayan güce ulaşmıştır. Bu sosyal sorumluluk kampanyası CHP’de değil en fazla HDP’ye ve biraz da MHP’ye katkı sağlamıştır. Çünkü bu sosyal sorumluluğun mesajı Ak Parti’yi iktidardan düşürmek önermesi üzerine kuruluydu. Dikkat edersek CHP’nin önermesinde CHP’ye oy verin demiyordu.

Temel amaç Ak Parti’ye güç kaybettirmek ve iktidar olmasını engellemekti. Seçim sonrasında da bu sosyal sorumluluk kampanyasının başarıya ulaştığını gördük. Ak Parti’yi güçten düşüren ona en fazla zarar veren kampanya bu oldu. HDP neden daha fazla pay aldı? Çünkü bu CHP’nin yaptığı iletişim rüzgarına yine etkili iletişim çözümleri sundukları için. Yine daha nitelikli reklam ve iletişim işlerine imza attıkları için bu rüzgardan daha fazla pay aldılar. MHP niye daha az pay aldı? MHP nitelikli iletişim hizmetleri yapmadığı için bu pay daha düşük oldu. MHP statükodan birkaç pay artışı ile iyiymiş gibi görünüyor. Aslında nitelikli iletişim yapsaydı daha fazla pay alırdı.

Temel de önermesi geçersiz ve inandırıcı olmayan işlerle seçmenden oy almak istedi. Bizimle yürü konsepti siyasi ve Türkiye’nin mevcut koşullarına uygun bir konspet olmadığı için etkisi düşük kaldı.

Ama profesyonel reklamcılarla çalışsaydı bu pay kesinlikle daha fazla olurdu. Bu koşullar hazırdı aslında. Bu profesyonelliği uygulasaydı HDP’nin oranını düşürür müydü? HDP’nin oranını değil ama Ak Parti’nin oy oranını daha da aşağıya çekerdi. Ak Parti’li kararsız seçmen MHP’den o ışığı alsaydı MHP’deydi. İktidar ne yaptı ya? İktidar iletişim ve reklam başarısıyla bu günlere gelmişti. En etkili kullanan partiydi. Yine bu etkiyi devam ettirmeye yönelik iş yapıldı. Ancak şunu da ifade etmek lazım ki, Recep Tayyip Erdoğan yönetimindeki entegrasyon ve odaklanma bu dönem yoktu. Günü birlik ve çalakalem reklam işlerinin yapıldığı çok anlaşılıyordu. Günü kurtarmak ve özellikle CHP’nin iletişimini engellemek, ona cevap vermek, onun anlaşılmasını zorlaştırmak için yapılan iletişim ve reklam kalabalığı söz konusuydu diyebiliriz.

Yine konsept adına doğru ve nitelikli olduğunu söyleyebiliriz ancak CHP’nin sosyal sorumluluk kampanyasının etkisinin üstüne çıkamadığı için rakiplerden pay almayı beceremedi. Kendisinin mevcut kasasındaki oyları da maalesef rakiplerine kaptırdı. Çıkarılacak sonuç iletişim ve reklam işleri profesyonel ellerden çıkacak. Aksi duran saat günde kaç kez doğruyu götürürse sizi de oraya götürür.

Yazılar

Esnaflık Marka Olmak İçin Şart

31 Ağustos 2015

esnaflik

Bizim kültürümüz farklıdır. Marka yaratma konusunda uzman Amerika’dan çok çok farklıdır. Böyle olunca marka yaratmak için oradan değil buradan bakmak lazım. Buraya iyi bakmak lazım yani. Burası aslında markanın tüm öğretilerinin buradan çıkması gerektiğini de söylüyor. Garip ama gerçek. Şapkayı önümüze koyup etraflıca düşünmek lazım. Hele Anadolu aslında marka madeni kaynıyorken bu madenleri çıkaramıyor olmak feci kötü.

Anadolu nasıl marka kaynıyor?

Girişmiş ya da girişmeye hazır o kadar çok müteşebbis var ki. Onları sadece marka yol haritası üzerinde yolculuğa çıkarmak lazım. Onlara yolculuklarında içten ve samimi profesyonel yoldaşlık yapmak şart. Bu uzaklardan yapılınca aslında bu çıkamayan maden fotoğrafı çıkıyor. Uzaklardan yaratıcı dokunuş olmuyor.

Anadolu’nun ahilik düşünce yapısı belki burada marka madenine yakınlaşmak için bir parola olabilir. Olabilir mi?

Uzaklardan bakınca olmaz. Ama ahilikle marka nasıl çiftleşebilir oturup düşünülürse olur kesinlikle olur.

Ahilik ekonomiyi, ticareti, sanatı ve ahlakı öğreten esnaflık altyapısıymış. Kelime anlamı kardeş, kardeşim demekmiş. Nasıl da şifre çözücü bir yapı aslında değil mi?

Markanın özü aslında tüketiciden müşteri ele edip onunla yakınlaşarak, dokunarak, kardeş içtenliği ve samimiyeti yaratmak değil mi? Evet öyle. Buradan yürümek kesinlikle doğru o zaman.

Firmalarımızın daha yukarı basamaklara çıkamamasındaki ana sebep sürdürülebilirlik olmamasıdır. Hele Anadolu hiç sürdürülebilir olamıyor. Kuruluyor azıcık yürüyor sonra güp batıyor. Kuran kişi ölünce bitiyor. Kuran kişilerin arasına nifak girince bitiyor. Kurumsal değil kişisel olunca da marka haliyle mümkün olmuyor. Kişisellikten kurtaracak yapılar kurulması için aile anayasaları oluşturuluyor. Amaç kurumsallaşmak aslında ama adı farklı. Olsun olmalı bu tür kurumsallaştırıcı tüm girişimler doğrudur. Hedefe götürüyorsa doğrudur.

Ancak kurumsallaşmıyorsak sorun vardır. Yaygınlaşmıyorsa ciddi sorun vardır. Azalan niyet yasası devreye giriyor ve firmalarımız markalaşamadan ölüp gidiyorlar. Buna birileri dur demek için uğraşıyor onlarda hedefe ulaşamadan ölüp gidiyor. Ya kendileri ya fikirleri…

Maalesef ki başarısızlık kurumsallaşma kavramını da çözdü, parçaladı. Kavram traji komik ama kurumu salla oldu. Sallanan kurumlar…

Bu tür adımlara, eğitimlere itibar edilmez oldu. Bu algı yılların kötü tohumlarının meyvesi tabiki. Ama kurumsallaşmadan da büyümek mümkün olmayacağına göre bir yerden doğru adımlarla başlamak lazım. Bunun ahiliğin durduğu yer olduğunu düşünüyorum. Yani esnaf sanatkarlar, odalar, birlikler temelden bu arayışa girmeliler yeniden organize olmalılar, edilmeliler. Şehirlerde esnaflıklardaki erozyonların farkındalığı da buna dahil edilmeli. Yani esnaf esnaf olmaktan çıktı dersem daha iyi anlaşılacaktır herhalde.

Esnaf esnaf olmaktan çıkınca marka hayal!

Esnaf olmanın özü marka özüne direk bağlıdır. Bu bağ zedelenmişse kurulan yapılar çöküp gidecektir. Adı marka da olsa, devasa yapılar da olsa bu filmin sonu kötüdür.

Markanın şu cümlesi bunu söylüyor aslında: En zayıf halkan kadar markasın.

Esnaflarımız zayıf halkalardan oluşursa büyümesi mümkün olmayacaktır. Müşteriye yaklaşımı, güleryüzlülüğü, sorunları çözme biçimi tamamiyle zayıf halka olmamalıdır.

Bunlar marka olacak organizasyonun temel kirişleridir. Bu kirişler üzerine markalar inşa edilecektir.

Ahilik teşkilatı ahilik için diyor ki, iyi insan meziyetlerini kurup geliştirmek esaslı bir yapıdır diyor. Kurumsallaşma bu yapının üzerinde inşa edilirse markaya itibara götürmez mi? Hepiniz evet dediniz. Cevap belli çünkü.

Profesyonel firmalar sürekli personeline eğitim verdirerek bunu sürdürülebilir kılmaya çalışıyor. Çünkü bu ancak bununla başarılabilir. Hele nitelikli insan gücünde düşüklük de varsa, kurumsallaşma da çok zorlaşır, marka ve itibara giden yol kesin tıkanmıştır. Geçiş yok yani.

Bu zor ve kaotik yapı bizi markasız bırakmaya devam mı edecek yoksa marka hedeflerine bir bir ulaşmamız için farklı ve yaratıcı çözümler aramalı mıyız?

Birbirine kötü davranan, müşterisini kazıklamaya çalışan, ekşi suratlı esnaflar çoğalıyor mu yoksa bana mı öyle geliyor. Kibar ve iç rahatlatıcı esnaflar öldü mü? İş kuranlardan suratsız olma sertifikası mı isteniyor yoksa. Bu yapı esnafsız da bırakıyor markasız da…

Müşterinin içinde acaba bu beni kandırıyor mu, kazıklayacak mı diye geçiriyorsa esnaflık yapısı ciddi bozuktur. Bu bozuk yapı kurumsallaşmayı da amaca götürmez, yapılsa bile eğitimler hedefe taşımaz, marka ve itibarı ütopik bir noktaya götürür.

Esnaflık hoşgörüyle, geri dönüşümle, samimiyetle ve şeffalıkla birleşirse sadece organizasyon yapısını büyütmek markalar için yeterli olacaktır. Esnaf markanın çekirdeğidir böyle bakınca. Çekirdek neyse meyvesi de öyle olmaz mı?

Marka için isim, logo, slogan ve karakter olacak diyoruz. Bunlardan hangisinde Anadolu’muz, marka madenimiz ileride. Ben söyleyim hiçbirinde. Aslında bu dört başlık da ilk algılanış olarak çok önemli görülmez Anadolu’da. Biz de hepsi var denip geçilir. İsim ne ki, hepsinin ismi vardır. İsimle ilgili değerlendirme bile hakaret olarak algılanabilir. Dokunulmaz yani. Dokunan yanabilir! Logo zaten yapılıveren bir nesne olduğu için canı sıkılınca değiştirilen ve yine yapılıveren olarak önemsiz bir yerde durmaya devam eder. Slogan ise akla geliveren parlak kelimeler ya da cümlelerden ibarettir. Bu yüzden önemsiz değersiz olarak durduğu yerde durmaya devam eder. Karakter ise aysbergin görünmeyen yönü olduğu için asla görülecek düzeyde değildir. Karakterin konumlandırma olduğunu anlatmak için ise başka bir evrene mi geçmek lazımdır sanki!

Ahilikten başlayan marka yol haritasındaki gezintilere katılmak ve bunu eşgüdüm içinde yapabilmek Türkiye’nin ölçeğini büyütecektir. Başka üst liglere çıkmamızı ancak sağlayacaktır. Şunu da son söz olarak söyleyeyim ki, Türkiye Anadolu’dan marka çıkartmadığı sürece gayri safi değerini de, kişi başına düşen gelirini de artıramaz. Bu kadar net!

Yazılar

Anadolu Uslu Firma Kaynıyor

31 Ağustos 2015

anadoluuslufirma

İletişimin susanını ödüllendiriyoruz. Susarsan, sorun çıkartmayan oluyorsun ve daha sempatik oluyorsun. Sosyal kodlarımız böyle. Azıcık konuştun mu, susanların arasında oyun bozan oluyorsun. Sevilmiyorsun. Bunu da dayandırıyoruz sağlam cümlelere “Sus da molla sansınlar”. Etrafımız molla kaynıyor yani anlayacağınız.

Sustuğun zaman seni seçiyorlar, seni güvenilir buluyorlar hatta sen biliyor oluyorsun. Bilmene bile gerek yok. Sustun mu biliyormuş gibi yapıyorsun zaten. Konuştuğun zaman cahilliğin ortaya çıkabilir. Tehlikeli yani. Bilmiş görün. Sus!

Bu tavır sosyal davranış kalıbına dönüşünce cahil topluluklarımız çoğalıyor. Sustukça öğrenmesine gerek de kalmıyor. Çığ gibi büyüyorlar. Biliyormuş gibi yapan ama herhangi yapmışlığı, tecrübesi olmayan kişiler ve gruplar gittikçe fazlalaşıyor. Bu durum bilmeyen cahiller yetiştiriyor. Bu bilmeyen cahiller yeni nesilleri de yetiştiriyor. Bilmeyen bilmeyene öğretiyor. Ahkam kesenler ortaya çıkıyor. Çoğaldıkça çoğalıyorlar.

Bilmediği konuda ahkam kesenler makbul oluyor. Sosyal ilişkilerde bu niteliksiz yumak girişimcilikte, kurumsallıkta, insan kaynaklarında ve marka yönetimlerinde de aynen devam ediyor.

Niye o kadar girişimcilik kursuna rağmen kimse yaratıcı ve sürdürülebilir girişimci olamıyor?

Niye kurumsallık mı aman boşver böyle iyi diyen firmalarımız çok?

Niye insan bir kaynak olarak görülmüyor hala biri gider diğeri gelir olarak görülüyor?

Niye marka yönetimi bir kişinin dudakları arasında sıkışıp kalıyor? Dudakların arasından yönetiliyor marka adayları?

Tüm bunları söylemenin ve seslendirmenin bile yanlış olduğu bir dönemdeyiz aslında. Her konudan anlayan hiçbir tecrübesi, eğitimi ve bilgisi olmayanların hakimiyetinde firmalar kurulup batıyorlar. Batmayanlar batmak üzereler.

Anadolu’nun uslu firma yönetimi kısaca bundan ibaret.

Bu anlayışta iletişimsizlik sorunsuzluktur. İletişim kuran, haşarı çocuk muamelesiyle cezalandırılır bile. Aman göz önünde olup başıma iş açar bu iletişim düşüncesi hakimdir. İletişimi yönetemeyen, rastgele diyerek giden firmalarımız kendilerine çarpacak kazayı bekliyorlar. Suskunluğunu yöneten firmalar marka yönetimine hiç geçemiyor.Marka konumlandırmanın esamesi okunmuyor Anadolu’da haliyle. Marka değeri hak getire gidiyor. Marka çağrışımsızlığı sadece uslu olmaya gidiyor. Dünyada markaların başına, bin bir türlü güzel işler açan iletişim, Anadolu’muzun suçlu çocuğu maalesef ki.

Reklam iletişimi Anadolu için yeniden tanımlanmalı. Yeniden modellenmeli. Yeniden ama uzun soluklu işlenmeli. Gerilla reklam anlayışı ile değil.  Anadolu’ya reklamı götüren anlayış olan sat-kaç artık silinerek, susturulmuş, uslu çocuğu konuşur hale getirmeli.

Reklam Pastası Anadolu’suz Büyümez

Reklam pastamızı nasıl artıracağımızı zaten reklam verenlere yeni görevler biçerek yapmak yerine, iletişim anlayışı bakir alanlardaki firmalara odaklayarak yapmak daha geri dönüş alıcı sonuçlar verecektir. Zaten daha önce sondajlar yapıldı ve maden olduğu alanlar belli. Hangi şehirler öncül olacak hemen hemen belli. Kayseri, Gaziantep, Konya, Antalya, Eskişehir, Adana bu iller başat olmaya namzet şehirler. Bu şehirlerdeki başat uygulamalar reklamveren sayısını artıracak ve geridekileri cesaretlendirecektir. Konya’daki uygulamalar Karaman’a Niğde’ye Afyon’a bulaşacaktır. Diğer illeri de bu şekilde reklamveren haritasında değerlendirdiğimizde hale etkisi büyük boyutlara gelebilecektir. Ancak uygulama için entegrasyon şart. Reklamcılar Derneği baş rolde olmadıkça da bu entegrasyon olmaz. Elinizde tuttuğunuz Marketing Anadolu bu entegrasyonu sağlamada çok önemli bir adım. Başta sayın Günseli Özen Ocakoğlu’nu, Marketing Anadolu platformunu ve Marketing Türkiye ailesini bu efor için kutlamak lazımdır. Kamudaki bazı çabalar sonuca odaklanmak yerine göz boyamak için yapıldığı için başarılı olamadı maalesef. Azalan niyet yasasıyla azalıp giden geçmiş yıllardaki etkinliklere bakarak vazgeçmeden bu yapılmalı. Mümkün mü? Mümkün olmalı. Hatta zorunlu. Reklam veren ne kadar artarsa toplumun yaşam kalitesi de o kadar artar. Nokta.

Kamu Reklamverenlikten Çekilmeli!

Kesinlikle çekilmeli. Reklam rekabetçi avantaj elde etmede kullanılacak objektif silahtır. Yani haksız rekabetle korunur, tüketici yasasıyla korunur, marka yasasıyla çevrelenmiştir, yani tüm diğer yönetmeliklerle, yasalarla korunur da korunur. Çünkü reklam yapan kişinin haksız bir kazanç elde etmesini engellemek kamunun görevidir. Reklam yapmayanın da yine haksız şekilde ezilmesini engellemek kamunun görevidir. Reklam veremeyen de reklam vererek aynı hak ve kazançlara erişebileceğini bilir. Liberal ekonomi bunu sağlar. O yüzden de liberal ekonominin en büyük gücü reklamla hayat bulur.

Reklam olmayan toplumlarda başka güçler devreye girer. Yer altı güçleri, masa altı güçleri, akraba güçleri, yandaş güçleri, benim adamım senin adamın güçleri. Yani liyakat ve objektiflik yok. Reklam kesinlikle toplumların da firmaların da büyümesi için çok önemli itici güçtür. Ancak bu reklam objektif olmayan toplantılarla ve sadece kendi menfaat gruplarına ulaşmak için yapılan haksız kazanç kapısı olursa, reklam gibi olmaz. Reklam herkesin kendi akraba tanıdıklarına destek olma aracı haline gelir. Topluma katkısını kimse göremez. Firmalar reklam veremeyen firmalarsa bunda bu mantalitenin büyük etkisi vardır. Zaten en büyük reklamveren kamudur. Kamu derken bundaki en büyük reklamverici belediyeleri ifade ediyorum. Belediyeler tüm şehirlerde tabela ve açıkhava reklam gelirlerini topladıkları için şehrin tanıtım film harcamasını da, katalog harcamasını da, özel gün ve gecelere yönelik organizasyon harcamasını da, büyük bütçelerle yapma ve yaptırma gücünü eline tutuyor. Güç bende artık diyen bu anlayış hangi zaman ve dönemde olursa olsun, eğitimsiz ve bilinçsiz ellerde har vurup harman savuruyor herşeyi. Maliyet fayda yapılsa görülecek ama şifahi bir iş yapış biçimi bunu da ortaya çıkartmaz. Ama söylemek lazım ki yüzde 100’lere yakını heba olup gidiyor. Dünyada reklam sektörü niye gelişiyor? Çünkü hesap verebilirliğini işletiyor da ondan.

Bizde ise, kamumuzun  tüm iletişim materyalleri birbirini görmez. Yani birbiriyle alakası yokmuş, başka şehirlerin iletişim faaliyetleriymiş gibi duracak tarzda birbirine küs. İletişim dilinden, tonundan habersiz garip guraba işler. Hepsi de çizgi altı. Çizgi altı çöplüğüyüz neredeyse. Depolar kataloglarla broşürlerle doludur. Harcandı bitti saygısızca durumu.

En son kamu spotlarıyla çizgi üstüne çıktı kamu iletişim anlayışı. Bunlar aslında markaların sosyal sorumluluk alanları. Markalarımız sosyal sorumlu pazarlama anlayışına geçiş yapsa kamu spotlarına da bu kadar gerek kalmayacak. Kamu spotları iyi ama çok yoğunlaşırsa algı ve önemi geriye düşmeye başlayabilir. Bu sinyalleri almak lazım. Etkisiz ve yorgun kamu spotlarını görüp durdurmak ya da yenilemek lazımdır.

Kamu pazarlama anlayışını şimdi ifade etsek kamudaki astlar suratımıza garip garip bakarlar. Cümleyi alıyorlar ama anlamıyorlar. Kamu güç bende anlayışını kamu pazarlaması ve kamu değerini yükseltmek için kullandığında ülkenin refahı bundan etkilenecek ama bunu ne zaman görürüz. Pazarlamanın temel şifresi olan kaliteli ürün, kaliteli iletişim anlayışının farkında olması lazımdır kamu. Yani insan kaynağımızı daha kaliteli hale getirecek güç burada yatıyor belki de. Bunu yapmak şimdilik zor gözüküyor. Ya da yakın tarihte böyle bir emare yok!

Yazılar

Çağrışımsız Anadolu, Konumlandırmasız Anadolu

31 Ağustos 2015

cagrisim

Anadolu’nun Kobileri Obileri 500’leri 1000’leri oturup “bizi kim nasıl biliyor”a çalışması lazım. Ciroya çalıştıkları için tek çağrışımları “durumu iyi mi” oluyor. Yani bilenler onları durumları iyi olarak biliyor. “Durumu iyi” o zaman tamamdır. Yeterlidir. Gerisi laf-ı güzaf. Durumu iyiyse herkes onun etrafında pervanedir zaten. Ego tepelerde olduğu için mecburen pervane gerekir. Ona ihaleler verilir. Ona güzel yerlerden araziler verilir. Ona iyi çalışanlar gider. O siyasette de hakimdir. İş ihtiyacı olan ona gider, iş dilenir. Çalışanının sigortasını lütfen yaptırır, kimse ses çıkartamaz. İş kuracak onu dinler, ona koşar. Herkesin ağzı açık dinlediği hep o’dur. Yani çağrışımsız markadır aslında o. Tek çağrışımı egom tepelerde şarkısının çağrışımıdır. Tek konumlandığı yer banka hesabındaki bol sıfırlı rakamlardır. Başka çağrışımlar ne ola ki! Başka konumlandırma mı ne gerek var ki!

Ama bir gün olası kriz dedikoduları, küçük sallantılar onu yerle bir ettiğinde herkes ondan uzaklaşır. O artık yalnızdır. Yalnızlaşan “durumu iyi adam” kötüye gider. Dedikodular tersine dönmüştür artık. Düşenin de dostu olmak zordur. Risktir. Kimse de bu riske girmek istemediği için o kişi maalesef yok olur gider. Giden sadece bir kişi değildir aslında. Giden yılların birikimi, tecrübesidir. O tecrübeler geriden gelen genç beyinlere anlatılabilir olsa hatalar tekrar edilmez. Öğrenme kuleleri bize hepimize yeni ufuklar gösterir. Firmalar böyle büyür. Yeni insan kaynakları yeni hedeflere ancak böyle yetişir. Maalesef bizim değer bilmez bu yapımızda, at yenisi gelsin düşüncesiyle insanları da paraları da birikimleri de tecrübeleri de değersizce heba ediyoruz. Hiçbir değeri yok, hiçbir şeyin.

Ondan sonra yeni yetmeler iş kuracaklar da, firmalar, üretim tesisleri büyüyecek de, markalarımız çoğalacak. Çağrışım yoksa konumlandırma da olmaz marka da olmaz.

Bu Anadolu’nun kısa briefidir maalesef.

Bu film böyle çağrışımsız ve konumlandırmasız devam edip gidince iş kurup batıranlar kime çalışır. Tabii ki ancak tabelacılara. Bir yılda iki yılda batıp yeni iş kuranların tek ana masraf kalemi tabelaları olur. Böylece Anadolu’nun çağrışımsız yapısı marka yaratamıyor. Tabela yaratıyor. Tabelacılar yaratıyor. Tabela sektörünü geliştiriyor. Tabela sektörü çok inovatif oluyor. Reklamın yan sanayisini yandan yandan büyüyor yani.

Büyük totemler, büyük binalar, büyük araç filoları, büyük araziler değerli yapmıyor artık firmaları. Sadece belki de obez yapıyor firmaları. Marka eşittir değer. Marka eşit değildir obez.

Anadolu’da hele Konya’da kocaman tabelalara ve devasa binalara sahip nice holding buharlaştı gitti. Hala o devasa binaları boş duranlar bile var. Eee hani büyük bina, büyük totemler, büyük banka hesapları, arazileri onları değerli yapıyordu. Hatta onlar o dönem biz markayız klipleri çekiyorlardı. Tarihten ders çıkartamadık bu konuda da. Egosantrik kişiler tozu dumana katıp gittiler. İnsanların girişim ve yatırım yapma iştahlarını bile yok edip gittiler belki de.

Yenilen kazıkların bileşkesi olan tecrübeye yeni hikayeler katmanın dışında bir faydası olmadı. Züğürt tesellisine yeni katılımlar oldu sayelerinde.

İletişimsiz toplum değer yaratamaz. Değer yaratamayan toplum marka da çıkartamaz. Maalesef karşıdaki insanlara sadece bende yüksek ego var, benim yanıma yaklaşırken desturla yaklaş diyen egosantrik çağrışımlı firmalar ve sahipleri farklılaşmayı sağlayacak çağrışım üzerine yatırım yapacak şekilde değişmeliler.

Satın alma sebebi yaratacak çağrışım üzerine çalışmalılar. Olumlu duygu ve tutum yaratacak çağrışım arayışına girmeliler. Hatta daha da markalarını büyütecek, genişletecek, portföylerine yeni katacakları ürün grup kararlarını verecek çağrışımlara odaklanmalılar.

Tüm bu kararları “her şeyin hayırlısı” diyerek almaktan vazgeçip pazarlama iletişim öğretisiyle stratejisiyle alabilmeliler.

Anadolu maalesef hala stratejiyi bilmeden iş kuruyor, iletişimin ruhunu ve felsefesini bilmeden, önemsemeden, yatırım yapıyor, yeni iş alanları belirliyor, ortaklık yapıyor, reklam yapıyor, promosyon veriyor.

Anadolu’nun firmaları şunu önce kavramalı. Firmalarında avukat ve muhasebeci nasıl zorunluysa, iletişimcilerin de artık o kadar zorunlu olduğunu kavramalı.

İletişimciler de, pazarlama, reklam, halkla ilişkiler ve marka düzleminin tüm eklemlerini ve ruhunu kavramış şekilde hazır kıta olmalılar.

Bunların birleşiminin ilk artısı ne olur diye sorarsanız hemen söyleyim. Fiyat indirerek rekabet ettiğini zannetme duygusundan kurtarır firmaları. Çağrışımlı, konumlandırma stratejisine sahip firmalar marka ligine girmeye başlarlar. Ciro liginden marka ligine geçmenin dayanılmaz hafifliği Anadolu’yu bambaşka şekle sokar. Bunu da ancak fikir sahipleri ile değil bilgi sahipleriyle yapabiliriz. Nokta.

Yazılar

Anadolu Boş mu Dolu mu?

31 Ağustos 2015

marka

Anadolu dezavantaj ifade ederken avantaja geçmeye başladı. Global köy kitaplarda yazıyordu ama gerçek yaşamda öyle değildi maalesef. Anadolu’da hiç değildi. Köy hala köydü, global hala globaldi. Yakınlaşması hatta iç içe geçmesi için sadece zamanda yeterli değildi.

Zaman sadece meyveleri olgunlaştırıyordu.

Anadolu’nun cengaver firmaları Anadolu’nun gerçekten dolu olduğunu söylemeliydiler. Geçen yıllarda bunu yurt dışı fuarlarında söylemeye başladılar. Sonra kendi şehirlerindeki fuarlarda söylemeyi sürdürdüler. Konya mesela bunu yaptı. Fuar iletişimi neredeyse bütünleşik iletişim. Orada firma her şeyi yapınca bütünleşik pazarlama iletişimi yapılıvermiş oluveriliyor.

 

Belki hala o aşamada olduğumuz için öyle dedim. Bu aşamadan da çıkıp ilerilere taşınmak isteyenler yok mu? Tabi ki de var. Ama bu hemencecik olmayacak, olmuyor.

Anadolu evet dolu ama nicelikle dolu nitelikle dolu değil. Nitelikle dolu olduğunu söyleyebilecek ya da haykırabilecek zamanı da hızlandırmak lazım. Bunu yapabilmek için hem Anadolu tarafı hem İstanbul tarafı yaklaşmalı. Globalin köy olduğunu söylüyorsak İstanbul ne acaba?

Ağdalı iletişim yerine daha ayakları yere basan iletişimle, hesap verebilir iş planlarıyla Anadolu, dolu olduğunu Türkiye’ye haykırabilecek ama bunun için Anadolu Empatisi yapmak lazım. Kim yapacak? Kim?

REKLAMA NAZAR DEĞSE DE KURTULSAK!

Anadolu reklamı ayaküstü verir. Ya da ayakta bile muhatap olmaz. Kapıdan gönderir. Öyle uzun uzun toplantılarda karar vermez. 3 saniyede reklam yani!

Apartmanlara girilmeyecek listesine reklamcı da alınmışsa, firmalardaki bu durum çok da yadırganmamalı aslında.

Reklam büyümek isteyen firmaların işidir. Herkesin reklam yapmasını istemek zaten yanlış. Küçüklerin çoğaldığı yerde reklamcı olmak da, reklamcı yetiştirmek de çok zor.

Ama reklamla ilgili el freni niteliğindeki cümleleri yok etmek için doğru reklam ve marka örneklerini çoğaltmamız lazım. Anadolu’da bazı illerimize marka çıkarmaları konusunda pozitif ayrımcılık yapmak lazım herhalde. Konya bu pozitif ayrımcılığı çok iyi değerlendirebilecek bir şehir. 5 yılda 10 marka çıkartmaya en yakın şehir Konya’dır desem hiç şaşırmayın.

Ama bunun için önce reklamın üstündeki nazarı almak lazım. J İnteraktif iletişim nazar mazar bırakmaz herhalde. Reçete belli yani!